25/7/2008 - TEK AYAKLI KURŞUN ASKER
| Tek Ayaklı Kurşun Asker | | Ah! Ne güzel kurşun askerler diye mırıldandı küçük çocuk. Doğum yıldönümünde kendisine verilen armağanları gözden geçiriyordu. En çok, kurşun askerleri beğenmişti. Onları, kutularından çıkararak, masanın üzerine bir bir sıraladı. Düzgün tüfekleri ve kırmızı şapkaları ile hepsi de çok güzel duruyordu.
Fakat o da ne? Kurşun askerler arasında bir tanesi, arkadaşlarına benzemiyordu. Çocuk, bu askeri eline aldı ve öbür kurşun askerlerin sırasından ayırdı. Çünkü, bu kurşun askerin tek bacağı vardı. Öbür bacağı, her halde, usta tarafından yapılırken unutulmuştu. Çocuğun, başka oyuncakları da vardı. Kartondan yapılmış bir saray, ağaçlarla dolu bahçesi ve içinde kuğuların yüzdüğü gölü ile güzel bir görünüm yaratıyordu. Gölün yanında da dans eden bir kız duruyordu. Dans eden kız, ayaklarından birini havaya kaldırmıştı. Tek ayaklı asker, bulunduğu yerden, dans eden kızı gördü: -İşte benim gibi tek ayaklı biri daha, diye düşündü. Ne güzel! Benim sevgilim olabilir. Tek ayaklı asker, bu güzel kızı daha iyi görebilmek için, bir şeker kutusunun arkasına gizlendi. Hayranlıkla kızı seyrederken, şeker kutusunun kapağı birden açıldı. İçinden kara bir oyuncak çıktı. Bu oyuncak şeytana benziyordu. Gözlerini kırpmadan, dans eden kıza bakıyordu. Ertesi gün çocuk, erkenden kalktı. Oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Tek ayaklı askerle oynarken, onu pencereden bahçeye düşürdü. Koşa koşa bahçeye çıktı. Tek ayaklı askeri her yerde aradı. Fakat bir türlü bulamadı. Ağlayarak içeriye girdi. Tek ayaklı askeri, o sırada sokaktan geçen iki çocuk görmüştü. Bunlar, tek ayaklı askeri alarak oradan uzaklaşmışlardı. Bir süre onunla oynadılar. Sonra, kağıttan bir kayık yaparak, tek ayaklı askeri, kayığın içine yerleştirdiler. Kayığı nehire bıraktılar. Tek ayaklı asker, kağıttan kayığın içinde, nehrin akıntısına kapılarak, gözden kayboldu. Bir süre sonra da tek ayaklı askeri, kağıttan kayıkla birlikte, kocaman bir balık yutuverdi. Zavallı tek ayaklı asker, balığın midesinde, başına gelen bu felaketin geçmesini sabırla bekledi. Günün birinde, balığın çırpındığını duydu. Balığı bir avcı yakalamış ve bir kadına satmıştı. Kadın, balığı alıp mutfağa götürdü. Balığın karnını açınca, tek ayaklı asker, gün ışığına kavuşmuştu. Balığın karnından çıkan tek ayaklı askeri gören kadın: -Aaaa! Tek ayaklı bir kurşun asker, diye mırıldandı. Raslantıya bakın ki, bu kadın, tek ayaklı askerin sahibi olan çocuğun annesiydi. Tek ayaklı askeri, çocuğunun odasına götürdü. Masanın üzerine koydu. Tek ayaklı asker, bulunduğu yeri tanıdı. Etrafına bakındı. Dans eden güzel kızın hala yerinde durduğunu görerek sevindi. Geç kız da onu görmüştü ve sevindiğini belli etmişti. Bu sırada odaya çocuk girdi. Tek ayaklı askeri masanın üzerinde gördü. Hemen alarak, ocakta yanmakta olan ateşe attı.
Zavallı kurşun asker, ateşte tamamen eriyinceye kadar, gözlerini güzel kızdan ayırmadı. Fakat tam bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kapı ve pencerenin açık olmasından, odada hava akımı oldu. Bu hava akımına kapılan genç kız, ocakta yanmakta olan tek ayaklı askerin yanına kadar uçtu. Her ikisi de birlikte yandılar kül oldular. Ertesi sabah, evin hanımı, ocağın küllerini temizlerken, tamamen sönmüş küllerin arasında, yanmaya devam eden ve güneş gibi parıldayan kurşundan bir kalp buldu. Telif hakları mevzuatına uygun olarak "bilgilendirme" amacıyla aktarılmıştır. |
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/7/2007 - ÇOBAN VE KRAL-MASAL
| Çoban ve Kral |
|
|
Bir kral, çayırları kaplayan bir sürü görür. Çobanın akıllı bakımıyla iyi otlayan, sağlam ve her yıl gelir sağlayan koyunlarla dolu.
Hoşuna gider kralın, bu becerikli çoban. "Sen" der, "İnsanları da yönetirsin. Kuzuları bırak burada.
Gel insanların başına, başyargıç yapıyorum seni" işte bizim çoban sarayda adalet terazisi de yanında. Oysa, tüm gördüğü hayatı boyunca, bir keşiş sürüsü, köpekler, kurtlar ve hepsi bu kadar.
Sağduyusu var ya, gerisi de sonradan gelir, Kısacası, çoban yeni işini iyi becerir.
Komşusu keşiş koşar gider yanına, "Aman" der, "Bir düş mü bu gördüklerim? Sen, seçkin biri! Sen, büyükler arasında! Ama krallardan sakın, iyilikler kaygandır, aldatabilir ve en kötüsü pahalıya patlar sana.
Böyle yanlışların sonunda Çok büyük dertler getirir başına.
Bunları bilmediğinden ötürü, çekici geliyor saray sana, dostum, çok dikkatli davran." Çoban güler, keşiş devam eder: "Bak, saray seni şimdiden sersemletmiş, masaldaki kör adama benzetmiş: Yolda giderken körün eline değer, Soğuktan donmuş bir yılan. Körde onu değnek sanarak alır; Kendininki kuşağından düşmüş meğer! Kör, tanrıya şükürler eder,
Bir yenisini buldum diye. Sokaktan geçenlerden biri bağırır: "Onu ne tutuyorsun elinde! Çabuk o kötü, sinsi hayvanı at, Fırlat elindeki yılanı fırlat!" "Bu değnek!" der kör adam. "Yılandır diyorum sana!" der diğeri, "Yalan söylemekten ne çıkarım olabilir? Bu hazineyi saklayacak mısın?" "Niçin saklamayayım? Değneğimi yitirmiştim, buldum yenisini, Kıskanıyorsun kuşkusuz beni."
Kör, inanmaz söylenenlere, Bu yüzde de hayatını kaybeder,
Ölüp gider: Çünkü kendine gelen yılan, Efendisini sokar kolundan. Sana gelince: Önceden söylemek isterim ki, Başına daha kötü şeyler gelecek." "Ölümden başka ne olur ki?" der bizimki, Keşiş, "Binbir iğrenç şey" der uzağı görerek. Dediği de çıkar, yanılmaz:
Kötü saray adamları, Türlü dolambaçlı yollarla, Kuşku uyandırırlar kralda Yargıcın iyiniyeti ve değeri hakkında. Hileli oyunlara da başvurarak, Ceza verdiği adamları ayaklandırırlar, "Sırtımızdan geçinip köşkler, saraylar Yaptı bu yargıç kendine" derler.
Kral, denetlemek ister bu büyük zenginliği: Görür sonunda yargıcın yoksulluğunu Ve anlar söylenenlerin dedikodu olduğunu.
Bu kez, "Paralarını" derler, "Değerli taşlara yatırdı, Koca bir çantası var, dolu içi, On sürgüyle kilitli"
Yargıç, kendi eliyle açar çantasını, Şaşkına döner yalan makinaları. Lime lime eşyalar çıkar ortaya: Bir çoban gocuğu ve takke, Bir değnek, bir heybe Ve yanılmıyorsam, bir de kaval.
"Tatlı hazinelerim" der adam, candan dostlarım, Kıskançlık ve yalan giremez aramıza. Bu zengin saraydan birlikte ayrılalım, Bir düşten çıkar gibi" Kralım, bağışlayın bu konuşmamı; Tırmanırken tepeye, düşeceğimi bilmez değildim, Çok hoşuma gitti, geri dönemedim.
Ama söyleyin bana: Bu kadarcık yükselme tutkusu Çok mudur bir insana? |
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/7/2007 - GECE KONUŞAN ORFANLAR-MASAL
| Gece Konuşan Organlar |
|
|
Vakit, gece yarısını geçmişti. Kalp, atışlarını yavaşlatmış; akciğer soluk alıp verme hızını düşürmüştü. Beyin ise, renkli bir rüyaya başlamıştı.
Mide: -Of! Diye inledi. Gözümü uyku tutmuyor. Ağzıma kadar tıka basa doluyum. İçimi sıkıntılar basıyor.
Beyin, hemen uyandı: -Ne oluyor orada? diye sordu Karaciğer: -Ne olacak, midenin gene uykusu kaçtı. Oburluğun sonu işte budur. Mide bu sözlerden alındı: -Bütün suç bende mi? Diye sızlandı.
Karaciğer: -Aldığın fazla besinlerin bana da zararı dokunuyor. Onların getirdiği maddelerle uğraşırken yorgun düşüyorum. Toplardamar söze karıştı: -Kanımdaki yağların oranı gene yükseldi. Geriye zorlukla dönüyorum. Karaciğerin bu yağları düzene sokması gerekirdi. Karaciğer: -Sen de suçu bana mı yüklüyorsun arkadaş? Dedi. Atardamar havasız kalmıştı: -Susun artık! Diye çıkıştı. İşime engel oluyorsunuz. Ah, biraz daha temiz hava olsaydı.
Bu sözler üzerine Akciğer, soluk alıp vermeyi hızlandırdı. Ama temiz hava bir türlü gelmiyordu.
Beyin: -Çocuklar, dedi. Birbirinizi suçlamayı bırakın. Siz görevlerinizi yerine getirdiniz. Karaciğer: -Şu mide dostumuz da görevini yapsa iyi olacak doğrusu! Dedi. Beyin, mideyi savundu: -Bu fazla yemeklerin sorumlusu mide değil! Dedi. Karaciğer şaşırdı: -Kim öyleyse? -Kim olacak, sahibimiz! Biz bir insanın organlarıyız. Onun bu akşam yemeğini fazla kaçırması, sizleri böyle uykusuz bıraktı. Akciğer: -Ama temiz hava da yok. Oksijensiz kaldım. Hiç böyle zorluk çekmemiştim. Kalp: -Gittikçe ben de kötüleşiyorum dedi. Beyin: -Sahibimiz fazla yemek yediğinden hemen ağırlaştı, uykuya daldı. Her akşam yemeğinden sonra yaptığı gibi, bir gezinti yapmadı. Yatak odasının pencereleri de sıkıca kapalı duruyor. Dışardaki temiz hava içeriye giremiyor. Mide telaşlandı: -Ne yapacağız öyleyse? Bunun bir çaresi yok mu? Kalp: -Onu uyandıralım, dedi. Atardamar sordu: -Nasıl uyandıracağız? Beyin: -Çok kolay dedi. Şimdi ben korkulu bir rüya göreceğim. Kalp hızlı hızlı atacak. Ter bezleri ter salgılayacak. Sahibimiz de uyanmak zorunda kalacak. Mide sevinçle bağırdı. -Yaşasın! Beyin: -Susun da artık rüyaya başlayayım dedi. Bütün organlar, derin bir sessizlik içine girdiler.
Beyin, hemen bir rüya düzenledi. İnsan, rüyasında karanlık bir kuyuya düşen oğlunu kurtarmak için çırpınıyordu. Kocaman bir yılan geldi, boynuna dolandı. O sırada kalp, “güm güm” diye sesli sesli attı. Ter bezleri, yağmur gibi ter salgıladılar. Adam, korkuyla uyandı. Alnı, boynu ter içindeydi. Yataktan heyecanla fırladı. Pencereyi açtı. Balkona çıktı. Derin derin solup alıp verdi. Sonra çocuk odasına gitti. Oğlu, mışıl mışıl uyuyordu. “Ne korkunç bir rüyaydı!” diye mırıldandı. Bir bardak maden suyu içti. Odaları dolaştı. “Galiba akşam yemeğini fazla kaçırmışım” diye düşündü. Az sonra rahatlamış olarak yatağına yattı. Hemen uyudu, derin bir uykuya daldı. Beyin: -Geçmiş olsun çocuklar! Dedi. Artık biz de rahat bir uyku çekebiliriz. Mide sevinçle bağırdı. -Yaşasın! Beyin: -Susun da artık rüyaya başlayayım dedi. Bütün organlar, derin bir sessizlik içine girdiler. Beyin, hemen bir rüya düzenledi. İnsan, rüyasında karanlık bir kuyuya düşen oğlunu kurtarmak için çırpınıyordu. Kocaman bir yılan geldi, boynuna dolandı. O sırada kalp, “güm güm” diye sesli sesli attı. Ter bezleri, yağmur gibi ter salgıladılar. Adam, korkuyla uyandı. Alnı, boynu ter içindeydi. Yataktan heyecanla fırladı. Pencereyi açtı. Balkona çıktı. Derin derin solup alıp verdi. Sonra çocuk odasına gitti. Oğlu, mışıl mışıl uyuyordu. “Ne korkunç bir rüyaydı!” diye mırıldandı. Bir bardak maden suyu içti. Odaları dolaştı. “Galiba akşam yemeğini fazla kaçırmışım” diye düşündü. Az sonra rahatlamış olarak yatağına yattı. Hemen uyudu, derin bir uykuya daldı. Beyin: -Geçmiş olsun çocuklar! Dedi. Artık biz de rahat bir uyku çekebiliriz. |
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/6/2007 - AĞLAYAN ELMA İLE GÜLEN ELMA-MASAL
| Ağlayan Elma ile Gülen Elma |
|
|
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir padişah ve üç de oğlu varmış. Bunlar ülkelerinde mutlu bir hayat sürerlermiş. Küçük oğlan bir gün köşkünde otururken, sokaktaki çeşmeden su almak için bir kocakarının geldiğini görmüş. Oğlan kocakarının testisine küçük bir taş atmış ve testiyi kırmış. Kocakarı bir şey söylemeden evine dönmüş. Bir testi daha alıp gene çeşmeye gelmiş. Oğlan bu sefer de bir taş atıp testiyi kırmış. Kocakarı sessizce evine geri dönmüş. Ertesi gün testi elinde gene çeşmeye gelmiş. Oğlan, kocakarının geldiğini yukarıdan görüp hemen eline bir taş daha almış. Uygun bir anda atıp gene testiyi kırmış. Kocakarı başını kaldırmış: -Hey oğul, bir şeycikler demem.. Dilerim Mevla’dan, ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olasın demiş, çekip gitmiş. Oğlan da aradan birkaç gün geçince kocakarının söylediğini kendine dert etmeye başlamış. Gerçekten ağlayan elma ile gülen almaya aşık olmuş. Günden güne sararıp solmaya başlamış. Çok geçmeden padişah, oğlunun hastalandığını işitmiş. Hekimler bir türlü derdini anlayamamışlar. Günlerden bir gün kente bir hekim gelmiş. Bakması için saraya çağırmışlar. Hekim: -Bunun hastalığı sevdadan başka bir şey değil demiş. Oğlan da en sonunda ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olduğunu babasına söylemiş. Babası çok üzülmüş: -Şimdi ne yapalım, oğlum? Biz onu nerede buluruz demiş Oğlan: -Ben gider onu bulurum.. Yeter ki siz izin verin diye cevap vermiş. Padişah; -Oğlum, bu hal ile nereye gideceksin? Onun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmezsin. Vaz geç bu sevdadan. Dediyse de oğlan kanmamış. -Mutlaka gidip bulacağım demiş. Ağabeyleri de babalarına; -Biz de onunla birlikte gideriz. Kardeşimizi yalnız bırakmaz, bu elmaları mutlaka buluruz demişler. Bunlar yol hazırlığı yapmışlar. Üçü birlikte yola düşüp bilmedikleri ülkelere, kentlere doğru yürümeye başlamışlar. Az gitmiş uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler... En sonunda bir çeşme başına gelmişler. Çeşmenin taşının üzerinde bir yazı görmüşler. Taşta şunlar yızılıymış: “Karşıdaki üç yolun birine giden gelir, birine giden ya gelir ya gelmez, öbürüne giden hiç gelmez” Büyük oğlan; -Giden gelir yola ben gideyim demiş. Ortanca oğlan da; -Giden ya gelir ya gelmez yola da ben gideyim demiş. Giden gelmez yola gitme de küçük oğlana kalmış.
Büyük oğlan; -Gittiğimiz yerden hangimiz önce gelirse, ötekilerin gelip gelmediğini nereden bilsin? demiş Küçük oğlan ileri atılmış: -Parmaklarımızdaki yüzükleri çıkarıp şu taşın altına koyalım. Kim önce gelirse taşı kaldırsın yüzüğünü alsın. Sonra gelen de kimin dönüp dönmediğini bilsin. Böyle yapmışlar. Her biri istediği yola gitmiş.
Büyük oğlan “giden gelir” yoluna çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; bilmediği bir ülkeye varmış. Orada, ‘Giren çıkandan bir şeyler öğrenirim’ umuduyla bir hamama girmiş. Hamamda tellak olarak çalışmaya başlamış. Ortan oğlan “giden ya gelir ya gelmez” yoluna koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş... Günlerden bir gün bir ülkeye varmış. Orada bir kahveye girerek çalışmaya başlamış. Sonunda kahveci olup orada kalmış.
Küçük oğlan da “giden gelmez” yoluna düşmüş. O da az gitmiş, uz gitmiş. Çok uzun yollarda yürümüş. Otura kalka, gide gide bir gün bir çeşme başına gelmiş. Bakmış ki bir kocakarı bu çeşmeden su dolduruyor. Oğlan yanına gitmiş... -Nineciğim, beni bu akşam evinde konuk eder misin demiş. Kocakarı da;
-Ah oğul, benim bir evim var... Yattığım zaman ayaklarım dışarı çıkar. Ben kendim sığamıyorum, seni nerede konuk edeyim diye cevap vermiş. Küçük oğlan yaşlı kadına bir avuç altın vermiş: -Aman koca nine, ne olur bana yatacak bir yer bul deyince kocakarı altınların hatırına; -Gel oğul gel... Evim de var odam da.. Senden başka kimi konuk edeyim? deyip, oğlanı evine götürmüş. Evde biraz yemiş içmişler. Otururken oğlan sormuş: -Aman koca nine, bir ağlayan elma ile gülen elma varmış... Nerededir onlar bilir misin? Kocakarı bunu duyar duymaz oğlana bir tokat vurmuş. -Sus! Onların adını anmak yasaktır... Bunun üzerine oğlan çıkarmış bir avuç altın daha vermiş. Kocakarı sevinerek; -Oğlum, yarın kalkarsın, şu karşıki dağa giderisin. Oraya bir çoban gelir. O çoban,ağlayan elma ile gülen elmanın olduğu sarayın çobanıdır. Onun gönlünün yapıp saraya girebilirsen elmaları orada bulursun. Ama elmaları aldıktan sonra doğruca benim yanıma gelesin demiş. Oğlan da sabahleyin kalkmış. Kadının tarif ettiği dağa gitmiş. Bakmış ki orada bir çoban koyun otlatıyor. Gidip çobana selam vermiş... Oturup konuşmaya başlamışlar. Sonra oğlan ağlayan elma ile gülen elmayı çobana söylemiş. Çoban da tıpkı yaşlı kadının yaptığı gibi bu sözü işittiği anda oğlana bir tokat vurmuş. Tokatı yiyen oğlanın aklı başından gitmiş. -Aman çoban kardeş bana neden vurdun? deyince çoban yeniden üstüne yürümüş. -Sus daha konuşuyorsun, öyle mi? Diye bir tokat daha vurmuş. -Onun lafı burada yasaktır, demiş. Oğlan çobana yalvarmış yakarmış, bir avuç altın vermiş... Çoban altınları görünce yumuşamış.. Oğlana demiş ki: -Ben şimdi bir koyun keserim. Onun derisini tulum çıkarırım. O tulumun içine girersin. Akşam üzeri ben koyunları sürüp saraya giderken sen de koyunların içinde saraya girersin. Çünkü saraya girerken koyunları sayarlar. Sen de koyun gibi yürüyüp kendini bildirmeyerek sürüyle birlikte içeri girersin. Geceleyin, herkes uyuyunca, en yukarı kata çıkar sessizce sağ taraftaki odaya girersin. Padişahın kızı yatakta yatar, elmaları da rafta durur. Onları, uyandırmadan alabilirsen alırsın... Eğer kız uyanırsa bağırır... Seni yakalarlarsa iş fena olur. Çoban bunları söyledikten sonra kalkmış bir koyun kesmiş. Koyunun tulum gibi çıkardığı derisine oğlanı sokmuş. Koyunların içine katarak doğruca saraya gitmiş. Nöbetçiler koyunları saraydan içeri girerken saymışlar. Oğlan da sürüyle birlikte içeri girmiş.
Gece olmuş, herkes uyumuş. Saat dörde beşe gelirken oğlan tulumdan çıkmış.. Yavaş yavaş en yukarı kata gidip çobanın söylediği odayı bulmuş. Açıp bakmış ki orta yerde bir yatak, içinde de ayın on dördü gibi güzel bir kız yatıyor... Oğlan ona bakarken, raf üzerinde bulunan elmaların biri kahkaha ile gülmeye diğeri de hüngür hüngür ağlamaya başlamışlar. Bunları işiten oğlan hemen kapıyı kapadığı gibi kaçmış, doğruca koyunların yanına gitmiş. Elmaların gürültüsüne yatakta yatan kız uyanmış. Bakmış ki kimsecikler yok. Odanın dışına çıkmış, öteye bakmış, beriye bakmış... Kimseyi bulamayınca içeri girmiş: -Sizi gidi yalancılar sizi... Beni aldattınız. diyerek elmalara kızmış. Yeniden yatağa yatmış. Aradan kısa bir süre geçince kız tekrar uyumuş. Oğlan da bir daha yukarı çıkmış.
Yavaş yavaş odanın kapısını açmış, içeri girmiş. Elmalara doğru bir iki adım atmış. Bu sırada yeniden elmaların biri gülmeye, biri ağlamaya başlamış. Oğlan korkusundan gene kaçmış. Kız uyanmış, bakmış ki kimsecikler yok... -Hay gidi edepsizler hay. İkidir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Gene bir şey yaparsanız sizi döverim, demiş ve yeniden yatmış.
Kız uyuyunca oğlan gene gelmiş, kapıyı açıp elmaların yanına yaklaşmış.Elini uzatıp raftan alayım derken elmalar gene gülüp ağlamaya başlamış ve oğlan gene korkup kaçmış. Kız uyanıp bakmış ki kimsecikler yok: -Sizi gidi arsızlar sizi. Bu gece deli mi oldunuz? Üç keredir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Bu nasıl iş? deyip, bir tokat birine, bir tokat ta ötekine vurmuş. Sonra yeniden yatağına girip yatmış.
Aradan epeyce vakit geçmiş. Oğlan gene odaya girmiş ve rafa yaklaşmış. Elmanın birini eline almış... Bakmış ki ses yok... Öbürünü de alıp dışarı çıkarmış. Doğruca koyunların arasına gidip tulumun içine girmiş. Meğer elmalar kıza, kendilerine kızdığı için darılmışlar, bu yüzden ses çıkarmazlarmış. Sabah olmuş... Çoban koyunları saraydan çıkarmış ve dağa doğru gitmiş. Oğlan, saraydan uzaklaşınca kimsenin olmadığı bir yerde tulumdan çıkmış. Çobana bir avuç altın daha vermiş. -Allaha ısmarladık, deyip doğru kocakarının evine gelmiş. Kocakarı oğlanı görünce hemen bir leğenin içine biraz su koymuş. Bir tavuk keserek kanını suya akıtmış. Suyun içine bir tahta koyup oğlanı tahtanın üstüne oturtmuş.
Kız sabah olup da uykudan uyanınca, aşağı bakmış, yukarı bakmış ki rafta elmalar yok. -Eyvah! Bu gece elmalarım çalındı. Onlar beni üç kere uyandırdılar ama ben anlayamadım; meğerse hırsız gelmiş diye ağlamaya başlamış. Padişah bunu duyunca sarayın kapılarını kapattırmış. Hatta şehrin etrafındaki kalenin kapılarını da kapatarak gireni çıkanı sıkı sıkı arattırmış. Şehrin içini de aramışlar, bir türlü bulamamışlar. Falcılar fal bakmışlar. Sonunda görmüşler ki elmaları alan kanlı bir denizde gemiyle gidiyor. -Padişahım, demişler; -Bu adam çok uzaklara gitmiş. Bu kanlı deniz nerededir bilemeyiz... Sonunda bu elmaları aramaktan vazgeçmişler artık. Kalenin kapıları eskiden olduğu gibi açılmış. Oğlan kocakarıya biraz daha altın verdikten sonra -Eyvallah deyip oradan çıkmış. Geldiği yoldan dönmeye başlamış. Gide gide bir gün, ağabeyleriyle ayrıldığı çeşme başına gelmiş. Yüzüklerini koydukları taşı kaldırıp bakmış ki hiçbiri gelmemiş. Kendi yüzüğünü almış ve küçük ağabeyinin gittiği yola gitmiş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş... Bir gün bilmediği bir ülkeye varmış. Yolunun üstündeki bir kahveye girmiş. Yorgunluk çıkarmak için kahve çubuk içmiş. Bakmış ki ağabeyi orada kahvecilik ediyor. Yaklaşmış yanına, ama kahveci olan ağabeyi onu tanımamış. Bir ara oğlan ağabeyini yanına çağırmış. Söz arasında: -Sen nerelisin? Filan derken, ağabeyi anlamış ki kendisiyle konuşan kardeşidir. Sonra birlikte kalkmışlar geri dönmek için yola koyulmuşlar. Şurası burası derken gene o çeşmeye gelmişler. Taşı kaldırıp bakmışlar ki, ağabeyleri gelmemiş. Ortanca oğlan da yüzüğünü almış. Ağabeylerini aramak amacıyla onun gittiği yola gitmişler. -Kardeşim, bunlar biraz bizde dursun, sonra gene sana veririz, demişler. O da; -Pekiyi deyip vermiş. Sonra bu iki ağabey birbirlerine; -Biz bunu öldürelim; şu elmaların biri sende biri bende kalsın demişler. Yol üzerinde bir kahveye rast gelmişler. O kahvenin bahçesinde biraz oturup yemek yiyelim demişler. Kahveciden bir hasır istemişler, kahveci de hemen getirmiş. Bahçede ağzı açık bir kuyu varmış. Hasırı o kuyunun üstüne yaymışlar. Küçük oğlan kuyuyu görmemiş... Hasırın üstüne oturduğu gibi kendisini kuyunun dibinde bulmuş. Ağabeyleri biraz oturmuşlar. Yemek yiyip karınlarını doyurmuşlar. Kahve, tütün içmişler. Az sonra gene yola düşüp ülkelerine doğru gitmişler. Kuyuda su olmadığı için, aşağıya düşen oğlan ölmemiş, ama bayılıp kalmış. Ağabeyleri ülkelerine varmışlar. Babaları küçük kardeşlerinin nerede olduğunu sormuş. Onlar da; -Biz gittik, ağlayan elma ile gülen elmayı bulup getirdik. O, bir giden gelmez yola gitmişti, bir daha gelmedi, demişler. Babaları da üzülmüş, ağlamışsa da; -Elbet gelir diyerek kendini avutmuş. Onlar babalarının yanında oturmada olsun, biraz sonra, kuyuya düşen oğlanın aklı başına gelmiş. Kuyunun içinde yukarıya doğru bağırmaya başlamış. O sırada kahveci bahçede gezerken bir de bakmış ki kuyudan bir ses geliyor. En sonra kuyuya bir adam sarkıtmışlar ve oğlanı çıkarmışlar. -Sen buraya nasıl düştün diye sorunca oğlan da başına gelenleri bir bir anlatmış. Sonra kalkıp kendi ülkesine gitmiş. Ama babasının sarayına gitmemiş. Başına bir işkembe geçirmiş ve keloğlan kılığına girerek bir kalaycı dükkanına girmiş. Orada çırak olarak çalışmaya başlamış. Gel zaman git zaman, herkes kendi hayatını yaşamaya devam etmiş... Ama ağlayan elma ile gülen elmanın sahibi olan kız çok büyük üzüntü içindeymiş. Kızın padişah babası bin taneli bir tesbih yaptırmış ve adamlarına vermiş. -Bu teshibi alın, ülke ülke gezin. Kim başına geleni anlatarak bu tesbihi bitirinceye kadar çekebilirse bu elmaları o almıştır... Onu tutup bana getirin, demiş. Adamlar tesbihi almışlar. Çeşitli ülkelere gitmişler. Gezmişler, dolaşmışlar ama kimse o tesbihi çekememiş. En sonunda bu elmaları çalan oğlanın ülkesine gelmişler. Tam o kalaycının önünden geçerlerken, oğlan ustasına; -Usta, ben başıma gelenleri anlatırken bu tesbihi çekerim, demiş. Ustası adamlara haber vermiş. Onlar da tesbihi getirmişler: -Haydi bakalım, hem anlat hem de çek demişler. Oğlan o zaman; -Ben bunu çekerim ama buranın padişahının yanında çekerim demiş.
Oradan oğlanı alıp padişahın yanına getirmişler. Olan biteni padişaha anlatmışlar. Oğlan oturmuş, başına gelenleri bir bir anlatmış. Bu arada tesbihi çekmeye de başlamış. Tam kardeşlerinin onu kuyuya attıklarını söylediği sırada tesbih bitmiş. Padişah da bu oğlanın kendi küçük oğlu olduğunu anlayıp, hemen kalkmış onun boynuna sarılmış. -Vah oğulcuğum, senin başına bunca işler gelmiş de benim haberim olmamış diyerek ağlamaya başlamış. Adamlar oğlanı alıp öteki padişaha götürmek istemişler. Ama önce elmaları alan iki büyük oğlanın cellat elinde cezaları verilmiş. Sonra da küçük oğlanı elmalarla beraber öteki padişahın ülkesine göndermişler. Az gitmişler, uz gitmişler... Gide gide bir gün gene, elmaların çalındığı ülkeye ulaşıp, bu oğlanı padişahın yanına götürmüşler. Padişah oğlanı görür görmez ona kanı kaynamış. O tesbihi bir de kendi önünde çekmesini istemiş. Oğlan gene tesbihi alıp başına gelenleri baştan sona kadar anlatmış ve tesbihi de çekmiş. Padişah; -Oğlum, sen bu elmaları aşık olduğun için çaldın. Ama benim kızım da bunlara aşıktır. Gel, kızımı sana vereyim, ikiniz de bu elmalardan ayrılmayın demiş. Oğlan da: -Baş üstüne deyip padişahın söylediğini kabul etmiş. Küçük oğlanla kız evlenmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...
(Türk Masalı) |
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/6/2007 - KIRAL ÇIPLAK-MASAL
| Kral Çıplak |
|
|
Evvel zaman içinde, bir Grandük varmış. Süse püse öyle düşkünmüş ki, eline geçeni üste başa harcarmış. Günün her saatinde elbise değiştirirmiş. Gelip geçen yabancı kalabalığından, başkent cıvıl cıvıl bir şehirmiş. Günün birinde kendilerine dokumacı süsü veren ve dünyanın en güzel kumaşını dokumasını bildiklerini söyleyen iki düzenbaz şehre gelmiş. Olağanüstü güzellikte olan sadece kumaşın renkleri ve deseni değilmiş. Bu kumaşla dikilen elbiselerin şaşılacak bir özelliği varmış: Görevini yerine getirmeyen ya da akılca geri olan kişiler bunları göremezmiş. Grandük, “Bu elbiseler paha biçilmez” diye düşünmüş. "Sayelerinde hükümetimin değersiz memurlarını tanıyabileceğim. Becerikliyi budaladan ayırabileceğim. Evet, bu kumaş benim için biçilmiş kaftan." Grandük, işlerine hemen başlayabilsinler diye iki düzenbaza peşin para vermiş.
Sahte dokumacılar da iki tezgah kurmuşlar. Masaların üstünde hiçbir şey olmadığı halde çalışır gibi yapmışlar. Durmadan ince ibrişimle en iyi cins sırma işliyor, fakat hepsini torbaya tıkıp, boş tezgahlarda gece yarılarına kadar çalışıyorlarmış. Grandük içinden, "Gidip şunların yaptıklarını gözümle göreyim." diye geçirmiş. Bir taraftan da, budalalarla beceriksizler kumaşı göremeyecekleri için içi burkuluyormuş. Hoş, kendinden şüphesi yokmuş, ama insan hali. Yapılan işi incelemek üzere önceden başka birini göndermeyi daha uygun bulmuş. Grandük, "Dokumacılara ilkönce ihtiyar Başbakanımı göndereyim," demiş. Kumaştan en iyi anlayacak odur. Tecrübesi, aklı, fikri herkesten üstündür." Namuslu, yaşlı Başbakan, iki düzenbazın boş tezgahlar başında pala çaldıkları odaya girmiş. Gözlerini dört açarak, "Hay Allah! Bir şey göremiyorum," diye düşünmüş, ama bozuntuya vermemiş. İki dokumacı kendisini yanlarına çağırarak, rengi ve deseni nasıl bulduğunu sormuşlar. Yaşlı Başbakan gözünü tezgaha dikmiş, ama yine bir şey görememiş. Çünkü ortada bir şey yokmuş. Düşünmüş, taşınmış: "Tanrım, ben budala mıyım yoksa," demiş. "Aman kimseler duymasın, beceriksiz herifin biriyim galiba. Dilim varıp da kumaşı göremediğimi nasıl açıklayacağım?" Dokumacılardan biri sormuş: “Nasıl buldunuz?” Başbakan gözlüğünü takarak, "Hoş, bu kadar hoş olabilir," diye cevap vermiş. "Bu desen, bu renkler... Evet, pek beğendiğimi gidip Grandük{`} e arz edeyim."
"Biz de memnun olduk," demişler dokumacılar. Yalancıktan isimler takarak, olmayan desenleri ve renkleri bir bir göstermişler. Düzenbazlara para, ipek ve sırma dayanır gibi değilmiş. Hepsini cebe indiriyorlarmış tabii. Bir süre sonra, kumaşı incelemek ve bitip bitmediğini öğrenmek üzere Grandük başka bir bakanını göndermiş. Bu yeni haberci de tıpkı Başbakan{`}ın durumuna düşmüş; bakıyor, gözünü kırpmadan bakıyor, bir şeycikler göremiyormuş. İki dolandırıcı yerinde yeller esen desenleri ve göz alıcı renkleri göstererek sormuşlar: "Kumaş fevkalade, değil mi?" Adamcağızın içine, "Pek budala sayılmam ama, yerimi dolduracak adam değil miyim yoksa," diye bir kurt düşmüş. Fakat, "Adam sen de, doğruculuk bana mı kaldı, otururum oturduğum yerde," diyerek rahatlamış. Kumaşı ballandıra ballandıra övüp hayranlığını belirtmiş. Sonra da Gradük{`}e giderek, "Eşsiz, göz kamaştırıcı," diye kumaşı öve öve bitirememiş. Kumaş şehirde dillere destan olmuş. Artık sıra Grandük{`}e gelmiş. İçlerinde iki namuslu bakanın da bulunduğu kalabalık bir grup eşliğinde, dolandırıcıların yanına gitmiş. İki namuslu bakan: "Fevkalade, değil mi?" diyorlarmış. Desen de, renkler de altesinize layık." Sanki başkaları da bir şeyler görebiliyorlarmış gibi, boş tezgahları parmaklarıyla işaret etmişler. Grandük, "Bu da nesi?" diye pek üzülmüş. "Bir şey göremiyorum. Korkunç. İster misin budalanın alası ben olayım? Sakın memleketi idarede başarısız olmayayım ben?" Derken birden toparlanıp haykırmış: "Göz kamaştırıcı! Olanca hoşnutluğumu belirtmek isterim." Başını memnunlukla sallamış, dili varıp da gerçeği söyleyemeden, tezgahı seyretmiş. Maiyetindekiler de birer birer yaklaşıp, "Göz kamaştırıcı," deyip duruyorlarmış. Hatta öğüt verip bu elbiseyi ilk büyük törende giymesini bile söylemişler. İki düzenbaza nişan verilmiş, dokumacıbaşı diye birer rütbe almışlar. Tören gününden bir gece önce, adamların gözüne uyku girmemiş, on altı mum ışığında çalışıp sabahlamışlar.
Sonunda kumaşı tezgahtan indirir gibi yapıp, koskoca makaslarla havayı biçmişler, ipliksiz iğne ile dikmişler ve elbise hazır deyip işin içinden çıkmışlar. Grandük, arkasında yaverleri ile gidip şöyle bir gözden geçirmiş. Madrabazlar sanki ellerinde bir şey tutuyormuş gibi, "İşte pantolon, işte ceket, mantosu da bu," diyorlarmış. "Örümcek kadar hafif, omuzlarınıza ağırlık verme tehlikesi de yok. Zaten kumaşın değeri de burada." Ve eklemişler: "Altes soyunma zahmetinde bulunurlarsa, boy aynasında yeni elbiseleri prova edeceğiz." Grandük soyunmuş. Adamlar elbiseleri yalancıktan tutup giydirmişler, sözde ilikler gibi yapmışlar. Grandük, göz kamaştırıcı elbisesinin etkisini doya doya seyredebilmek için aynanın karşısında dönmüş durmuş. Törende, gösterişli şemsiyesinin altında kurula kurula ilerlerken, yolları ve pencereleri dolduran kalabalık bağırıyormuş: "Ne anlı şanlı kıyafet! Kuyruğun zarifliği nedir öyle! Biçim ne kadar kusursuz!" Kimse bir şey görmediğini söylemek istemiyormuş. Çünkü bunu söylerse, bönlüğünü, başarısızlığını açıkça ilan etmiş oluyormuş. Çocuğun biri, "Üstünde elbiseye benzer bir şey göremiyorum," diyecek olmuş. Babası, "Ulu Tanrım, temiz yürekli çocuğumun sesini sen işit," demiş. Çocuğun sözleri halk arasında yayılmış, etrafta bir fısıldaşma olmuş. "Küçük bir çocuk varmış, Grandük için elbiselsi falan yok," diyormuş. Nihayet bütün halk, "Elbisesi filan yok!" deyivermiş. Grandük{`}ün onuru fena halde kırılmış. Çünkü içinden onlara kendisi de hak vermekteymiş. Bununla birlikte, kafasını biraz yorup şu karara varmış: "Ne olursa olsun, sonuna kadar dayanmalıyım." Başını daha da dikleştirmiş. Mabeynciler de, aslı faslı olmayan kuyruğu saygı ile taşımaya devam etmişler. "
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/5/2007 - MASALLLLL
ARKADAŞLAR ŞİMDİDE MASAL YAPACAĞIM AMA BENDE VARIM

ARKADAŞLAR BEN BUYUM SİZE SÖYLEMİŞTİM ZATEN BU KIZI ÇOK SEVDİĞİMİ YANDAKİDE BİRİCİK KEDİM.

2

3-

4- Sıla Gül AKMAN
ARKADAŞLAR SADECE BU KADAR AMA LÜTFEN KIZMAYIN..........
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
 |
Menu
Takvim
|
MY HOUSE ON WEB
|
|
Günün Resmi
|
|